My biSgen

Bir başka WordPress.com weblogu

burçak taRLası – geLin ayşe – tüLay geRman

leave a comment »

BURÇAK TARLASI

Sabahtan kalktım da ezan sesi var,
Ezan sesi değil (yar yar), burçak yası var.
Bakın şu deyyusun kaç tarlası var.
Aman da kızlar ne zor imiş burçak yolması
Burçak tarlasında yar yar gelin olması.
Eğdirme fesini yavrum, kalkar giderim
Evini başına yandım yıkar da giderim.

Elimi salladım değdi dikene
İnkisar eyledim (yar yar), burçak ekene.
İlahi kaynana, ömrün tükene.
Aman da kızlar ne zor imiş burçak yolması
Burçak tarlasında yar yar gelin olması.
Eğdirme fesini yavrum, kalkar giderim
Evini başına yandım yıkar da giderim.

Sabahtan kalktım da sütü pişirdim
Sütün kaymağını (yar yar), yere taşırdım
Burçak tarlasında aklım şaşırdım
Aman da kızlar ne zor imiş burçak yolması
Burçak tarlasında yar yar gelin olması.
Eğdirme fesini yavrum, kalkar giderim
Evini başına yandım yıkar da giderim.

Halk Türküsü

Henüz dört yaşındayken şarkı söylemeye başlayan sanatçı, Ankara Radyosu’nda, Ayşe Abla’nın Cumartesi akşamları çocuklar için yaptığı programlarda Schubert’in "Serenad"ını ve "Ihlamur Ağacı"nı söyledi. Ferdi Statser’den piyano dersleri aldı.

1956 yılında Üsküdar Amerikan Kız Koleji’ni bitiren Tülay German, ailesinden habersizce Ankara’da Süreyya gazinosunda sahneye çıktı. 1960 – 1962 yıllarında caz şarkıcısı olarak isim yaptı, İstanbul Radyosu’nda Hulki Saner‘in hazırladığı "Melodi Kervanı" adlı programda yer alan ilk Türk şarkıcısı oldu, radyoda Salim Ağırbaş Beşlisi’nin haftalık programlarında caz şarkıları söyledi.

Müzik yaşamının ilk yıllarında Atıf Yılmaz‘ın evinde Ruhi Su‘dan ders aldı. Aşık Nesimi Çimen ve Aşık Ali İzzet‘ten öğrendiği türküleri, çağdaş yorumla söyledi. 1960’lı yıllarda dörtlü dinletilerde çalıp söylediler. Timur Selçuk‘la albüm çalışmaları yaptı.

1962’de eşi Erdem Buri ile "Çoksesli Türk Popüler Müziği"ni gerçekleştirdi. 1964 yılında, Yurdaer Doğulu, Erol Büyükburç, Tanju Okan gibi sanatçılarla, Milli Orkestra ile katıldığı "Balkan Melodileri Festivali"nde, eleştirmenlerin en beğendiği şarkıcı seçilip, dönemin popüler yayın organı olan Arena dergisine kapak oldu ve Türk Pop müziğinin ilk "hit"i kabul edilen "Burçak Tarlası" plağını doldurdu. Bu plakla birlikte, "Aranjman" adıyla bilinen batı müziği şarkılarına Türkçe sözler yazılarak oluşturulan ve yıllarca hüküm süren ‘tür’ tarihe karışır ve Türk Popüler müziği bu albümden sonra gerçek anlamda doğmuş olur.

Caz dünyasının efsanevi sanatçılarından Charles Mingus, German’ın Tract albümünü dinleyince, Duke Ellington‘un ölümü üzerine yazdığı şarkıyı seslendirmesini ister. Duke Ellington’s Sound of Love, önce German’ın geçirdiği bir trafik kazası, ardından Mingus’un ölümü üzerine yayınlanamaz. Avrupa’nın ünlü virtüozlarından François Rabbath ile de çalışan sanatçı, Zülfü Livaneli‘nin Günlerimiz albümüne de Yiğidim Aslanım ve albümle aynı adı taşıyan şarkılarını seslendirerek konuk olmuş, Rabbath, Cahit Berkay, Erol Erdinç ve Engin Yörükoğlu ile birlikte bu albüme katkıda bulunurlar.

1966 yılı başında plak yapmak üzere Paris’e gitti. Fransızca on plak doldurdu. Fransa’da, Belçika’da, Almanya’da, Polonya’da, Tunus’ta, Fas’ta, Hollanda’da ve Brezilya’da radyo ve televizyon programları yaptı, konserler verdi, çeşitli festivallere, televizyon ve radyo programlarına katıldı. Fransa’nın en önemli konser salonlarında Charles Aznavour, Lèo Ferre, Moody Blues gibi isimlerle birlikte konserler verdi. A.B.D için İlhan Mimaroğlu‘nun kendisi için yazdığı "Tract" albümünü doldurdu.

Fransa’da Türkçe olarak yaptığı albüm, Charles Cros Akademisi 1981 Plak Büyük Ödülü`nü aldı.

Tülay German, en son olarak "Nazım Hikmet’e Saygı" adlı bir albüm doldurduktan sonra, 1987 Hollanda konseriyle sahnelerden çekildi. 1988’de dünya piyasalarına çıkan "The Song of Poets" (Şairlerin Şarkısı) derleme albümü, 1999 yılında "Yunus’tan Nazım’a" adı altında Kalan Müzik tarafından Türkiye’de yeniden çıkarıldı.

Sanatçı, müzik yaşamının yanısıra yazarlık da yapmaktadır. Yayımlanan iki kitabının dışında 1999’dan beri Adam Sanat dergisinde yazıları çıkıyor.

ESERLERİ
Erdemli Yıllar
Tülay German
Tarih Anı İncelem Dizisi
HAKKINDA YAZILANLAR
33 yıldan beri Fransa’da yaşayan Tülay German sesiyle geçmişe götürüyor O ilkti…
Murat Tunal
Aktüel 19.8 1991
Türküleri kentli bir anlayışla yorumlayan sanatçıların ilk neslini temsil ediyor. Geçenlerde piyasaya çıkan "Yunus’tan Nazım’a" adlı derlemesi ise onun, tek aşkı Erdem Buri’yle birlikte göğüs gerdiği zorluklarla dolu hayatını hatırlatıyor.
Tülay German herkesin adını bildiği ama hayatında her zaman gizemli bir yan kalacak insanlardan. Sadece 33 yıldır Fransa’da yaşamasının getirdiği bir bilgi eksikliği değil bu. Çoğu insan gibi uzlaşarak, boyun eğerek yaşamamasından, hep akıntıya karşı, yüreğinin sesini dinleyerek hareket etmesinden kaynaklanan bir aykırılık onu bize unutturan. Anlayamadığımız şeyleri görmezden gelmek gibi bir şey.1935 İstanbul doğumlu Tülay, Üsküdar Amerikan Koleji’ni bitirdikten sonra ailesine başkaldırıp kendini müziğe adayarak başlıyor mücadelesine… Sonrası bir çorap söküğü gibi. Şimdilerde adı yavaş yavaş hafızalardan silinen Erdem Buri’ye olan aşkı hayatının akışını değiştiriyor.
Erdem Buri Osmanlı döneminin ünlü vezirlerinden Suphi Paşa’nın torunu, Hamdullah Suphi ve Suat Derviş’in de yeğeni. Adı Mustafa Kemal tarafından bir içki sofrasında konan Erdem Buri, dedesinin ve dayısının yolundan gitmez, Türkiye İşçi Partisi’ne yazılır. Bir yandan müziğe merak sarar, radyo konuşmaları yapar, dergilere eleştiriler yazar, felsefe konularına eğilir. Zamanla dört başı mamur bir düşünür ve sanatçı kimliği kazanır.
Tülay 60’ların başında yabancı şarkılar söylemekte, ses yarışmalarında dereceler almaktadır. Ama Erdem Buri bir gün ona henüz şarkıcı olmadığını, kendi müziğini kendi dilinde söylemesi gerektiğini anlatır. Türk halk müziğinden seçtiği parçaları çok sesli düzenlemelerle ve Batı çalgılarıyla Tülay’a söyletmeye başlar. Bu çalışmalar Tülay’ı üstad Ruhi Su’ya götürür. Ruhi Su Tülay’ın hem sesini hem de halk müziğine yaklaşımını beğenir ve ona haftada üç gün ders vermeyi kabul eder.
Tülay türkü derslerinin yanında Erdem Buri’den ekonomi, felsefe, caz ve elektronik müzik konusunda dersler almaktadır. Buri’nin Moda’daki evi onun için bir üniversite olur. Bu arada "Burçak Tarlası," "Kızılcıklar Oldu mu," "Mühür Gözlüm," "Hekimoğlu" gibi türkülerin uyarlamalarıyla önemli bir dinleyici kitlesi yaratır.
Buri sadece Tülay’ın müziğinin temel noktalarını belirlemekle kalmaz, bu müziği yapacağı uygun ortamı da hazırlar. Şarkılarına radyoda ve sahnede sansür uygulanan Ruhi Su ve Tülay için, As Kulüp’ün kurulmasına öncülük eder. As Kulüp belki dönemin devrimci ruhunu hissettiren bir özgürlük ortamıdır ama zaman zaman herkesi tedirgin eden olaylar da yaşanır. Örneğin bir gece Tülay "Burçak Tarlası"nı söylerken "Bakın şu deyyusun kaç tarlası var" dediğinde bir adam ayağa kalkıp "Bu orospunun yüzünden tarlalarımız elimizden gidecek" diye bas bas bağırarak sahneye yürür. "Olay çıkarmaya hazır gençler" masalardan hiç eksik olmaz.
Zorluklar bitmez. Erdem Buri, 1964’te Selahattin Hilav’la birlikte çevirdiği Plehanov’un "Marksist Düşüncenin Temel Meseleleri" ve Hegel’in "Diyalektik ve Mantık" adlı kitaplar nedeniyle 15 yıl hapis istemiyle yargılanmaktadır. Tülay’la Buri, 29 Mart 1966 gecesi Fransa’ya gitmeye karar verir.
Uzun, bunalımlı günlerin ardından, yeni bir çevrenin içindedirler. Dario Moreno, Juliette Greco, Jacques Brel, Abidin Dino ve zaman zaman İstanbul’dan gelen dostları Timur Selçuk, Ümit Yaşar, Çetin Altan, İlhan Mimaroğlu… Tülay kulüplerde şarkı söylemeye ve Fransızca plaklar kaydetmeye başlar. Bir yandan birçok Avrupa ülkesinde konserler verir…
Tülay German’ın uzun bir aradan sonra ülkemizde yayınlanan ilk çalışması "Yunus’tan Nazım’a," Fransa’nın önemli kontrbasçılarından François Rabbath’la gelişen sanatsal dostluğunun bir ürünü. German’ın 1976’da France Culture radyosunda yaptığı bir programı dinleyen kontrbasçı, sanatçıya bir Türk enstrümanıyla eşlik etmeyi tasarlar. Hemen Türkiye’den bir saz getirtilir ve Rabbath uzun bir süre eve kapanarak saz çalmayı öğrenir. Rabbath ve German o yıl Avignon festivaline katılır. 1980’de Yunus Emre, Karacaoğlan, Dadaloğlu, Pir Sultan Abdal ve Nazım Hikmet şiirlerinin Erdem Buri tarafından bestelendiği "Toulai et François Rabbath" adlı albüm çıkar. Albüm Charles Cros Akademisi’nin Plak Büyük Ödülü’nü alır. Daha sonra "Hommage a Nazım Hikmet" (Nazım Hikmet’e saygı) yayınlanır. İkili Zülfü Livaneli’ye 1982 albümü "Günlerimiz"de eşlik eder.
German’ın acı olaylara, zor zamanlara rağmen hep müzikle ve Erdem Buri’yle dolu hayatı 1993’te Buri’nin ölümüyle kötü bir döneme girer. Arkadaşları Hıfzı Topuz Adam Sanat Dergisi’ndeki "Tülay’la Erdem’in Serüveni" başlıklı yazısında o günleri şöyle anlatıyor: "Tülay da sanki öldü Erdem’le birlikte. Bütün günlerini Pere Lachaise mezarlığında Erdem’in başucunda geçirdiğini anlattılar. Tülay artık yemiyor, içmiyor ve kimseyi görmek istemiyordu. Arabasını bile oturduğu apartmanın karşısındaki postanede çalışan yoksul bir kıza armağan etmişti."
Tülay German sonunda dostlarının dayatmalarına dayanamayıp eski türkülerden bir derleme yapmayı kabul etmiş. Albümde yer alan 21 parça, 60’lı yılların sonunda yeşeren, Batı müziği anlayışıyla kentlileşen türkü ekolünün ilk çağını temsil ediyor. "Mapusane," "Dere Geliyor," "Hekimoğlu" gibi anonim türkülerin yanında Pir Sultan Abdal, Köroğlu, Yunus Emre’den uyarlamalar ve Erdem Buri’nin, Nazım Hikmet’in "Kurtuluş Destanı," "En Güzel Deniz," Hürriyet Kavgası" gibi şiirlerinden yaptığı aranjmanlar yer alıyor. François Rabbath’ın gitara benzer saz çalma tekniği, geleneksel türkülerimize alışık olmadığımız ritmik bir hal veriyor. Önceleri yadırgayabileceğiniz bu çoksesli teknik, Tülay German’ın güçlü ve eğitimli sesi için etkileyici bir altyapıya dönüşüyor.
German’a göre bu derleme geçmişten kalan bir seda değil. 33 yıldır ayrı olmasına rağmen kendisini Türkiye’den hiç ayrılmamış gibi hisseden sanatçı, bu çalışmayı bir dönüş albümü olarak da görmüyor. O bu albümün, ileride gerçekleştirmeyi düşündüğü, geçmişe yönelik bir projenin ilk aşaması olduğunu söylüyor. "Yunus’tan Nazım’a" geçmiş günlerden bir öykü hatırlattığı için özel bir değer kazanıyor. Ülkeleri hakkında fikirlerini söyledikleri, varolan formları eşelemek yerine daha çağdaş olanı aradıkları için haksız suçlamalara maruz kalan iki insanın öyküsünü…
Yunus’tan Nazım’a / Kalan Müzik

Emel Armutçu

Soprano olabilecek, istisnai bir sesi vardı. Dört yaşındayken Klasik Türk Musikisi, ilk gençlik yıllarında ise İngilizce, İspanyolca şarkılar ve caz söyledi. Ama bir gün yolu geleneksel türkülerimize çıktı. Onları yüzyıllardan ve sınırlardan aşırıp dünyanın pek çok ülkesine ulaştırdı, İşte Tülay German’ın o sesi ve yorumuyla bir dönem çok sevilen türkülerinden oluşan albümü Kalan Müzik’ten geçtiğimiz günlerde çıktı. German’ın ‘‘Düşmemiş Bir Uçağın Kara Kutusu’’ adlı ikinci kitabıyla eşzamanlı olarak. Türk Pop Müziği’nin ilk kayıtları ile birlikte hiç yayımlanmamış kayıtları da içeren bu albüme ilişkin bir yazı yazan Murat Meriç, ‘‘Türk Popüler Müziği’nin Fragmanı’’ diyordu German dönemi için: Geçmişe dönüp baktığımızda karşımıza çıkan her türün neredeyse ilk icracısıydı o. Paris’te yaşayan German, en çok müziğe ve ülkesine gönül vermişti. Bir de hayat arkadaşı Erdem Buri’ye…
1935 yılında ‘Vekalet’te müfettiş bir baba ile evkadını bir annenin tek çocuğu olarak İstanbul’da doğdu. Şarkı söylemeye dört yaşında başlamış, komşu kadınları sık sık ağlatmıştı. Söylediği ilk şarkı, Yesari Asım Ersoy’un ‘‘Gurbet elde kimsesizim, buna sebep yar oldu’’ydu. Yakışıklı babasına aşıktı; kimse onun gibi masal anlatamazdı. Büyüyünce babasına varacaktı.
Benim babam güzel. Herkesten güzel. Bıyığı filan da yok. Trenin penceresindeki o kocaman bıyıklı adam, babam değil benim. Bağırıyorum. Gar Gazinosu’nun oraları çın çın ötüyor. ‘‘Bu benim babam değil’’ diye bağırıyorum, tepiniyorum. Ertesi gün bıyıklarını kesti babam.
İlkokuldayken radyoda Schubert’in Serenat’ını ve Ihlamur Ağacı’nı söyledi. Ferdi Statser’den beş yıl piyano dersi aldı. Ankara’da ilkokulu bitirdiğinde konservatuvara gitmeyi çok istemişti. Çünkü onu dört yaşındayken söylediği Klasik Türk Müziği parçalarını dinleyen hocalar, ‘‘Bir tek usul yanlışı yok’’ demişlerdi. Dönemin büyük sopranosu Belkıs Aran, anne-babasından gizli bir Alman hocaya götürmüştü onu, ‘‘istisnai bir soprano olabilir’’ demişti hoca. Ama ailesi konservatuvara yollamadı. İstanbul Üsküdar Amerikan Kız Koleji’ne gönderildi.
Okulda bir kağıt dağıtıldı. Tek soru var: ‘‘Okul bitince evlenecek misiniz, yoksa üniversiteye mi gideceksiniz? Ne o, ne o. ‘Şarkıcı olacağım’’ diye yazdım. Müdür Miss Martin çağırdı. Bizleri her şeyden önce, iyi, bilgili bir ev kadını olmaya hazırlıyorlarmış. Eğer şarkıcı olmak istiyorsam, burayı değil başka bir okulu seçmem icap edermiş. Memleketin şarkıcıdan daha fazla, bilgili annelere ihtiyacı varmış. Benim kağıdımdaki gibi ciddiyetten uzak bir cevaba rastlamamışlar…
Zaman zaman kalmaya gittikleri Ankara’da, hangi gece kulübüne gitse ısrar kıyamet sahneye çıkarılıyordu. Ve bir gün birinden, Süreyya’dan teklif aldı; gecede 75 lira. Ama babası asla izin vermezdi. Her gece 23.00’te ‘‘Allah rahatlık versin’’ diyerek odasına çekiliyor, sonra giyinip çıkıyor, İngilizce ve İspanyolca şarkılar söylediği kulüpte müthiş sükse yapıyordu. Ta ki babasının yakın bir arkadaşı kulübe müşteri olarak gelene kadar… O gece babasından tam bir Osmanlı tokadı yedi ve o günkü trenle İstanbul’a gönderildi. 25 yaşındaydı. Ama İstanbul’da aldığı teklifle babasını ikna edebildi. 1960-62 arasında caz şarkıcısı olarak isim yaptı.
Kendi türkünü söyle
Radyoevine gittim. Yaptığım son dört programın parasını almaya. Merdivenlerde Şerif Yüzbaşıoğlu’na rastladım. ‘‘Aman nerdesin? Ne zamandır seni arıyoruz. Erdem Buri Yaz Rüzgarı diye bir program yapıyor, muhakkak seni istiyor’’ dedi Buri’nin eskiden beri hayranıydım. Büyük caz ustalarıyla yaptığı konuşmalardan çok şey öğrenmiştim. Sesine, konuşma tarzına, Türkçesine bayılırdım.
1940’lı yıllarda kurduğu grubuyla caz çalan, ’50’lerde radyodaki caz programlarıyla tanınan Buri, ona yeni bir şey önerdi, ‘‘Kendi müziğini kendi dilinde söyle’’. Onun tanıştırdığı Ruhi Su’dan ders aldı ve ilk kez bir türkü repertuarına girdi: Kara Tren. Arkası geldi; programlarında Türkçe şarkılara ağırlık vermeye başladı. 1964’te Yugoslavya’da yapılan 1. Balkan Melodileri Festivali’nde eleştirmenlerin en beğendiği şarkıcı seçildi. Ardından plak yaptığı Burçak Tarlası, Türk Popüler Müziği’nin gerçek anlamda ilk hit şarkısı olacaktı. Sonra ‘‘Kızılcıklar Oldu mu?’’ Bu, müziğini ve dünya görüşünü sağlam temellere oturttuğu dönemdi. Bir yandan da sansürlüydü.
Bir gece hemen karşımdaki masada armonize edilen türkülerin radyoda çalınmasını yasaklayanlardan birini görmez miyim! Adam utanmadan ‘‘Sizinle iftihar ediyoruz’’ diyerek ayakta alkışlıyor beni. Programım bittikten sonra soyunma odama gelmek istemiş. Haber yolladım: ‘‘Sansürcüleri kabul etmiyor.’’
1966’da bir çeviri yüzünden hakkında 15 yıl ceza istenen Erdem Buri ile birlikte Paris’e gitti. ‘‘Erdem mi, İstanbul mu’’ diye sıkışmış, sonunda aşkını seçmişti. Zaten kendisine de sahnede tabanca çekiliyor, sürekli tehdit mektupları alıyordu. Zaman zaman gelmesi dışında, Türkiye’ye hiç dönmedi. Fransızca 10 plak doldurdu. Fransızlar’ın Tülay diye okuması için adı Toulai olarak yazıldı. Önemli konser salonlarında, aralarında Charles Aznavour, Leo Ferre, Moody Blues’un olduğu önemli sanatçılarla konserlere çıktı, Türkçe şarkıları orada söylemeye devam etti. Fransa, Belçika, Almanya, Polonya, Tunus, Fas, Hollanda ve Brezilya’da radyo ve televizyon programları yaptı; aşk türküleri, kahramanlık türküleri, ağıtlar sınırları aşıp yüzyılları geçti. ABD’de plak doldurdu. Pek çok ödül aldı.
Kırmızı ışık yandı. Baş teknisyen ‘‘Biz hazırız’’ dedi. 13. yüzyıldayım. Sabahattin Eyüboğlu’nun deyişiyle ‘‘Şairler şairi, insanlar insanı, dostlar dostu’’ Yunus’layım 16. yüzyılda, Sivas’tayım. Yavru balaban bakışlı/Yayla çiçeği kokuşlu/ Kokar Elif deyi deyi. 17. yüzyılda, Çukurova’dayım. Ağzım Elif diyor, yüreğim Erdem. 19. yüzyıla vardım. Toroslar’dayım: ‘‘Seni düşünmek güzel şey, ümitli şey’’ demiş Nazım. 20. yüzyıldayım. İstanbuldayım. Yurdumu gezdim, yüzyılları aştım ve Nazım’ın Abidin’e sorduğu soruyla bitirdim plağımı.
Sessizce çekildi
Son albümü Nazım Hikmet’e Saygı adını taşıyordu. 1987’de Hollanda’da verdiği bir konserle sahneye veda etti; eskimeden, sessiz sedasız çekilmek istedi. Erdem Buri 1993’te onu bırakıp gittiğinde, kimse iki kez uzun süre komada kalıp bir kez de kalp durmasından sonra nasıl yaşadığını çözememişti. Tülay German ‘‘Gerçek sevginin gücünü bilselerdi, çözerlerdi’’ diye düşündü. Sonraki bir gün, Sarah Bernardt’ın mezarını arayan bir grup, şarkı söyleyen bir kadın sesi duydular. Uzun boylu, çok zayıf, avurtları çökmüş, siyahlar içinde bir kadın dimdik, üstü kıpkızıl güllerle kaplı bir tabutun yanında şarkı söylüyordu: Yavru balaban bakışlı/Yayla çiçeği kokuşlu/Kokar Erdem deyi deyi…

koyun gelir yata yata
camurlara bata bata
gelin ay$e’m suya gitmi$
kollarini ata ata
aman ay$e’m yaman ay$e’m
daglar ba$i duman ay$e’m
uc atim var biri binek
binin arkada$lar gidek
gelin ay$e’m suya du$mu$
yasini tutmaya gidek
aman ay$e’m yaman ay$e’m
daglar ba$i duman ay$e’m
koyun gelir yozuyunan
ayaginin tozuyunan
gelin ay$e’m sele gitmi$
yani cifte kuzuyunan
aman ay$e’m yaman ay$e’m
daglar ba$i duman ay$e’m

haLk türKüsü

Written by My biSGen

30 Mart 2008 18:42

Grup / Sanatçı Tanıtım, HERGUNEBIRSEDA kategorisinde yayınlandı

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: